KÜLTÜREL VE SANATSAL ÇALIŞMALARIM


 “ŞÖLEN” Kültürel bir adımdır
                     Yıl 1963 Nevşehir Nar Ortaokulu Türkçe öğretmeniyim.
                      Heyecanlı genç bir öğretmen olarak mesleki ve toplumsal konularda toplantılara katılıyor, ateşli konuşmalar yapıyorum. Bir toplantıyı hiç unutamıyorum.
                     Haftalık yayınlanan bir gazete vardı Nevşehir’de. Ceyhan Atuf Kansu’ ya  solculuğu için atmadık çamur bırakmıyordu. Toplantıda bu gazeteyi eleştirerek Kansu’yu ve Köy Enstitülerini savundum. Kürsüden inmemiştim ki iriyarı koca göbekli bir öğretmen beni hararetle kucakladı, yüzümü gözümü yaladı adeta. Milliyetçi öğretmenler sultasından bunalan Pazarören çıkışlı Koca Mustafa, “Ağzını yidiğim sen nerden geldin” dedi, beni tekrar tekrar kucakladı.
               O Yıllarda doğru dürüst gazete yayınlanmayan Nevşehir’de bir dergi çıkarmak düştü aklıma. Görüşümü öğretmen arkadaşlarım Abdullah Tokmak ve Hasan Kaya’ ya açtım. Destek verdiler ve ilköğretim müfettişleri ile görüşelim öneresinde bulundular.
              17 Kasım 1963 Pazar günü Öğretmenler lokalinde toplandık. Toplantıya, İlköğretim müfettişleri; Namık Nalbantoğlu, Şükrü Murat Kılıç, Sabri Gür, Remzi Rehber, Yahya Turan, Türkçe öğretmenleri; Hasan Kaya, Abdullah Tokmak, Fahri Tokgöz katıldılar.
             Derginin yayınına karar verildi. İş bölümü yapıldı. Alınan kararlar bir tutanağa geçirilerek imzalandı.
             “ŞÖLEN” adında aylık  meslek ve sanat dergisi yayın hayatına girecek, sahipliğini Namık Nalbantoğlu’ nun, sorumlu yönetmenliğini de benim yapmama karar verildi. Kuruluş aşamasında mesleki yazıların ağırlık taşıyacağı benimsense de uygulamada bu görüş gerçeklik kazanamadı, dergi bir sanat ve edebiyat dergisi niteliğine dönüştü. Şiir,öykü,deneme,gezi  gibi edebi  türler sayfalarında yer aldı.
      Dergi Nevşehir’de  7 sayı yayınlandı, Konya Ereğli’sine atanmam nedeniyle yayın hayatını orada sürdürdü. 1967 Öğretim yılında Sarayönü’ ne sürgün edildim. Şölen’i Adana’ya taşımak zorunda kaldık. Cahit Alican’ın çabalar sonucu bir süre de  Adana’da yayınlandı.Otuz altı sayı dan sonra kapandı.
      Şölen, yayın hayatı boyunca Anadolu Kırsalının sesi oldu. Köy Enstitülü yazarların,genç yeteneklerin ürünlerini  yayınladı. Genç yazarlarından edebiyat dünyamızın saygın isimleri arasına girenler oldu.

 

   KİTAPLARIM
   BEYKONAKLIM  ( inceleme-araştırma)

       Çok kıymetli hocam  ve ustam eğitmen Osman, (Osman Ertekin) “Oğlum ,çalışmalarıyın arasına köyle ilgili çalışmaları da sıkıştır,iyi kötü bir teksir çıkar yeter.Yarın biz öleceğiz her şey gömülüp gidecek toprağa.Görüyorsun her şey ne çabuk aşınıyor yok oluyor.Bizden sonrakiler,Tekke’de ne var ne yok ,neler unutulmuş bilsinler be yavrum” diyerek beni sık sık uyardı.
       Uyarılar etkili oldu, köyün büyüklerine daha çok kulak verir oldum, çevreme ve olaylara daha çok eleştirel ve dikkatle bakmaya başladım. Özellikle  düğün, bayram, aile, evlilik ve imece gibi yerel özellikleri olan olguları seçtim değerlendirmeye aldım.
     1995 lerde, birikimim yazıya dökülecek kıvama geldi. Osman Hocamın elinde bulunan Dediği Zaviyesi mütevellisinin elinde bulunan Osmanlıca yazılı belgeleri aldım. Küçük bir broşür olarak düşündüğüm çalışmalar giderek derinlik ve genişlik kazandı, tasarımı broşürden kitaba dönüştürdüm.
     1997 de “Beykonaklım” yayınlandı. Çalışmam Beykonaklılar tarafından ilgiyle karşılandı.
    Kitap için  canlı kaynak olarak kullandığım ve moral desteğim olan Osman Ertekin’e ulaştırmak için özel bir çabaya girdim. Çünkü hocanın şeker hastalığı nedeniyle sık sık komaya girdiğini öğrenmiştim. Kitabın ona ilaç gibi geleceğini biliyordum.
     Akşamın alaca karanlığında köye ulaştığımda kimseye uğramadan doğruca Osman Hocanın evine yöneldim. İzmir’in yol yorgunluğunu köyün havası alıp götürmüştü. Odasına sessizce girdim. Kapı eşiğinde güzel güzel çığ gibi torunları dikeliyordu. Hoca, gözleri kapalı yatıyordu. Yüzü duvar gibi solgundu. Ellerini tuttum, ağır ağır gözlerini araladı,” sen mi geldin yavrum” dedi, bu kez o benim ellerimi tuttu, sıktı. Sıkması çok cansızdı. Yatağında oturumuna gelmeye çalıştı. Arkasını yastıkla besledik. Çantamdaki üç kitabı yorganının üstüne koydum. Gözleri parladı, kitabın birini aldı, gözlerine yaklaştırdı, omuzları dikleşmiş, yüzü pembeleşmişti.” Seni öpüyorum, muradıma erdim, her şeyimiz ölümsüzleşti var ol yavrum var ol, gözüm açık gitmeyecek gayri” dedi.
       Ben ise, saygı duyduğum bir bilgenin öğüdünü yerine getirmenin mutluluğundan donup kalmıştım. Bakışlarımla dakikalarca sevdim onu.
      Beykonak’ lım köyümle ilgili derli toplu yapılmış ilk çalışmadır. Osmanlı ve Selçuklu kaynaklarına girilerek ayrıntılı derinlemesine bir çalışma yapılmamış, tapu, nüfus, askerlik şubesi gibi Ilgın kaynaklı belgelere özellikle de Beykonak’ lı aklı erenlerin anlatımlarına dayanarak akıl yürütülmüş, saptamalar yapılmıştır.
      Kitap, Beykonak’ı tanımak isteyenler için, bilimsel çalışmalar yapmak isteyenler için ilk başvuru kaynağı olma özelliğini taşımaktadır.

***********

 

                                         BABAMIN ISLIĞI  (öykü)
         Babamın Islığı 166 sayfalık öykü kitabıdır. 1909 yılında yayınlanmıştır. 17 öyküyü içermektedir. Öykülerden bazıları değişik dergilerde yayınlanmıştır. Öyküler, Anadolu kırsalından alınan kesitleri özgün biçimde yansıtmakta, daha doğrusu toplumsal gerçekçi bir yaklaşımla olayları dillendirmektedir. Öykülerin konusu  ve kişileri yaşanılan gerçek olaylardan alınmıştır genellikle.

 

Babamın Islığı hakkında:

"BABAMIN ISLIĞI"  (Mustafa Ceyhan)

(Dündar Aydoğdu, Öyküler, Emre Basımevi, 2009,İzmir)

Kemer’deki buluşmamızdaki en büyük kazançlarımdan birisi de, yıllardır görüşemediğimiz Dündar Ağabeydi. Mevlüt Kaplan ve diğer yazar ağabeyimizle birlikte kitaplarını bizlere imzaladılar. Toplantımıza belli bir düzey getirdiler; bu nedenle her üçüne de çok teşekkür ediyorum. Kaplan’ın kitabını daha önceden almıştık, kitaplığımızdaki bu eserine zaman zaman başvuruyoruz. Ancak Dündar Ağabeyin kitaplarına bu toplantı nedeniyle sahip olabildik. Eve dönünce ilk iş olarak bu kitapları okumaya başladık. Ben bir edebiyatçı değilim; hele eleştiri hiç haddime değil. Ben, ancak okurum ve anladığımı özümsemeye çalışırım. Hepsi bu kadar.. Bugüne kadar, okuduğum bir öykü veya roman hakkında yazdığımı ise, hiç hatırlamıyorum. Ancak, sevgili Dündar Ağabeyin öyküleri, beni o denli etkiledi ki, bazı şeyler yazma gereğini hissettim. Aslında epeydir öykü de okumuyordum. Son yıllardaki siyasal ve sosyal ortam, bizleri daha çok güncel gelişmeler üzerine yazılmış kitaplara yöneltti. Bir uyuşturucu tutkunu gibi, her gün çıkan bu kitapları tüketir olduk. Okudukça beynimiz cılk oldu; mutsuz olduk. Büyük ölçüde ruh ve beden sağlığımız bozuldu. Böyle bir ruh hali içerisinde, Türkiye ve Dünya gündemi bırakılır da öykü mü okunur? Hele “Gezi Parkı” direnişinin olduğu bir ortamda?.. Ben okudum. Ohh be dünya varmış! Biraz kendime geldim. Ben aslında “Yamaç” adlı romanından başlamak istiyordum Dündar Ağabeyin. Ancak, Yamaç’a Nalan el koyunca , bana da “Babamın Islığı” adındaki öykü kitabı kaldı. Ben de, elimdeki kitabı bir tarafa bırakarak, Babamın Islığı’nı okumaya başladım. İyi ki bana kalmış! Kitap elimden su gibi akıp geçti. Burada Dündar Ağabeyin etkileyici anlatımından bahsedecek değilim. Ancak öykülerin çok derin bir gözlemin sonucunda kaleme alındığı, yer ve insan tasvirlerinden belli oluyor. Kitap benim için müthiş bir sağaltım oldu, zihnim dinlendi. Öykülerin geçtiği Beykonak, Barakmuslu, Eldeş, Bulcuk, Ilgın Ovası, Eski Ilgın Garajı; Konya, İstanbul Caddesi, Meram Yolu, Fazilet Siteleri….hepsi benim tanıdığım yerler. Olayların en yoğun olduğu yıllardaki Konya, bizler için ne zor bir şehirdi. Haydar Aksoy ağabeyi, bu vesileyle bir kez daha, hüzünle karışık bir duyguyla anımsadım. Çikin Çavuş’u tanımadım, ancak öykülerde geçen Kadir Hoca, Osman Hoca, Ertekinler ve diğer birçoğu benim de tanıdığım insanlardı. Bildiğim yerlerdeki tanıdığın bu insanların öykülerini okumak bana çok keyif verici geldi. Yirce Şenliklerine gelemedim ama, ”Babamın Islığı” ile epey hasret giderdim. Sağolasın Dündar Ağabey, ellerine sağlık..

  •  

                                         *******************************
Birincilik ödülünü Sultan Su ESEN "Aslı'nın Dürbünü" adlı eseriyle ve ikincilik ödülü Dündar AYDOĞDU, "Babamın Islığı" adlı eseri ile alırken, yılların değerli edebiyatçısı büyüğümüz sevgili Zehra ÜNÜVAR da "Sihirli Sözcükler" adlı yapıtıyla Jüri Özel Ödülü ve Lütfi GÜLŞEN de "Hep Özledim O Kokunu Anne" adlı eseriyle mansiyonla ödüllendirildiler.
Ben de " Mine Öykü Yazıyor " adlı dosyamla üçüncülük ödülünü aldım. Yaptığım kısa konuşmada Mevlüt Kaplan Edebiyat Ödülleri'nin pek çok kimse için çoban ateşlerini yakan bir aydınlık olduğunu vurgulayarak katılımcılarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutladım. Daha başka söyleyeceklerim de vardı ve özellikle salondan soru soran genç kızımızın sorusuna yanıt vermek isterdim ama olanak olmadı. Belki de o soruyu tam olarak çözümledikten sonra buradan yanıt bir makale yayımlayabilirim.
Değerli yazarlar Dündar Aydoğdu ve Lütfi Gülşen'i tanımak da unutamayacağım kazanımlardan oldu. Bu yazarlarımızın söylemlerinden çok etkilendim.

                                                        **********************************
BABAMIN ISLIĞI,
Dündar Aydoğdu,
Beykonak Eğitim ve Kültür Vakfı Yayınları,
öykü, 166 sayfa


Köy Enstitülü yazarlar, çok dikkat çekmeseler de, Türkiye edebiyatına katkı sunmaya devam ediyor. Dündar Aydoğdu da, bu yazarlardan biri. Yirmi beş yıl öğretmenlik yapan, sivil toplum örgütlerinde kurucu ve yönetici olan Aydoğdu, değişik dergilerde öykü ve şiirlerini de yayımladı. İlk kitabı ‘Beykonaklım’dan sonra yayımlanan  ‘Babamın Islığı’nda ise, yazarın on yedi öyküsü yer alıyor. Aydoğdu, kitaba adını veren öyküsünde, uzun bir süre sonra köyüne dönen gencin yaşadıkları hikâye ediliyor. Genç burada, çocukluğunu ve geçmişte yaşadığı güzellikleri hatırlamasının yanı sıra, bilinçlenen köylülerin hakları için mücadele edişlerine de tanık olacaktır.
                                                                                                             Radikal Gazetesi kitap eki

                                                 **********************************

Babamın Islığı' ndan bir öykü:

 SEN AĞLAMA BE ÇOCUK              

               Yedi çocuğun sondan ikincisi İbeyit’ti.İki ağabeyi askerliklerini çavuş olarak yaptıktan sonra ,sınavları kazanıp polis oldular.İki büyüğü Ali, ortaokuldan kaçtı, Konya’ da inşaat işçiliği yapıyor.İbeyit’in en çok sevdiği Sadık ağabeyi idi. O, torlanıp toparlanıp baba evinden ayrıldı. Köyün öte yakasına iki göz derme çatma  ev yaptı.Ortakçılıkla geçiniyor.Baba Seyfullah  kahırlandı,evlat günü görmedim, bari İbeyit kucağımızda büyüsün,ne kaldı, koyun yaşı kadar ömrümüz kaldı şunun şurasında,ocağımızı tüttürecek bir evlat kalsın diye İbeyit’i ortaokuldan aldı.
                İbeyit şimdi evde.Baba ile birlikte toprak işliyor,hayvan besliyor.Babası onu iyi bir üretici olarak yetiştirmeye çalışıyor.Üç gün önce damızlık koçları tokluları sürüden ayırdılar.Koç katımına dek dişi koyunlardan uzakta tutmak, koçları özel besi programına bağlamak ,sağlıklı döl almak için zorunludur.Babası koçları önüne katarken sıkı sıkı  tembihledi,”Ülen çocuk, koç katımına dek koçları çiftleşmeye iyi hazırla,göreyim seni , burunları kıpkırmızı oluncaya dek azdır şu efeleri”
                İlk gün koçlarla tek tek tanıştı İbeyit.Avludan çıkarırken bellerine, alınlarına,  kuyruklarına, boynuzlarına elledi.Hepsine bir ad verdi. Bir ikisinin önceden konmuş aile adları  vardı zaten.Kalanına da  o verdi. Tokluları ıska geçti,Sarı Oğlan ve Sürmeli bilinen adlardı.Üç ad da kendisi verdi, koçların görünüşüne göre. Yakıştırdığı adlar:Kuyruksuz, çapaklı,taşaklı.
               Beş büyük koç yedi toklu toplam on iki tohumluğu önüne katan İbeyit , doğru  çocukluğunda bellediği otlaklara.Yukarı Tekke çayırı, Boldacı Deresi ,Barsak Boğazı...
                Çayıra vardığında güneş tepelerine dikilmişti.İri koçlar yol boyuna takılırken toklular yamacı  sardı. Çapaklı İbeyit’in yanından ayrılmıyordu.Onun üç kıvrım  boynuzunun ikinci kıvrımından tuttu.Sol elinin ayasıyla alnına ufak ufak darbelerle vurdu.Onunla cilveleşmek hoşuna gidiyordu.Koç önce aldırmadı, sonra, önüne doğru yüklenerek kavganın ciddiyetini sınamak istedi. Yavaş yavaş geri çekildi,gerildi, arka ayakları üzerinde yaylanarak müthiş bir hamle yaptı. İbeyit yana doğru çekilmese darbe ile yere kapaklanacağı kesindi.Hamle boşa gitti,Çapaklı  kolları üzerine indi,ağırlığının bastırmasıyla dize geldi,bir şey  olmamış gibi otlamaya koyuldu.
               Diğer koçlar da toklulara yanaşmış ottan ota atlayarak kıpır kıpır doyunuyorlardı. 
               Kalpak kayanın önüne oturdu İbeyit.Önünü yağmurların yırttığı dere yamacında tutunmaya çalışan gilik , yavşan ve kırcalı çalılarından oluşan bir yükselti kapatıyordu. Çevreyi rahat görebilecek bir taşın üstüne sekilendi.Baktı, tek atlı birAntalya arabası Bostan Bükünden dönmüş Tekke Köprüsüne yaklaşıyordu.İniltili bir sesle baraber.Dikkat kesildi,soluğunu kesti.Sesin acıklı tınısını fark etti.Yüzü  soğuk vurgunu gibi bozardı. Hırpani kasketini yana yatırmış olan  sürücüsü üf desen uçacakmış gibi duruyordu arabanın üzerinde.İbeyit ne yapacağını bilemedi. Ününü koyuverip ağlayan bir ses de olabilir,uzun uzun bir türkü de tutturmuş olabilir diye düşündü.Bir ağıt olasılığı üzerinde yoğunlaştı. Karar verdi,bir kaç gün arabayı izleyecek ,yağız kısrağın çektiği araba sürücüsünün gizini çözmeye çalışacaktı.
                  O andan itibaren çocuk yüreği hop oturup hop kalkmaya başladı.
                  Keyfi kaçmıştı küçük İbeyit’in.Koçları otlatacağı yer konusunu düşünürken çay boyundan geçip gitmekte olan Kırbızların Hamit imdadına yetişti.”Haydi Gidiriş’e”  dedi, sana yoldaş olurum.Koçları çay boyundan topladı Gidiriş’e doğru sürdü. Hafif kamburu çıkmış boyu,  kırlaşmış dağınık kaşları altındaki uzun kirpikleri Hamit’e diri bir köylü havası veriyordu.Yarım saat yürüdükten sonra bir dere kesiğine oturdular.
                  Koçların ,meşelikler arasındaki yeşertiye oyulgandıklarını   fırsat bilen İbeyit, Hamit’e sorular yağdırdı.”Avcılıkta kuşları,tavşanları öldürmek günah değil mi ? Her gün dağa çıkıyorsun da tarlaları kim işliyor ? Domuzlardan canavarlardan korkmuyor musun ? Senin çocuğun da avcı mı olacak…”
                  Hamit soruları ilgi ile dinledi.
                  “Bak, sen akıllı bir çocuksun. Baban seni niçin okutmadı.İyi bir öğretmen olurdun “dedi.
                   Bu kanıdan mutlulandı İbeyit, yanına biraz daha sokuldu.  
                   Hamit kurumuş bir meşe dalı  aldı eline ,ortasından kırdı, derenin öte yakasına fırlattı.”Bak akıllı çocuk ben sorularıyın cuvabını tam tekmil bilemem .Benim bildiğim şudur:Şu elimdeki kuru çalıda zamanında canlıydı.Baltayı vurup kesmişler,o da kurumuş.Her canlı şöyle ya da böyle ölüyor işte.Biz de ölüyoruz.Kuşlar da tavşanlar da saçma ile ölüyor.Saçmalar şu namludan çıkıyor o kadar.”
                  İbeyitin bakışlarından sorusunun yanıtını alamadığı belli oluyordu.”Sana bunu anltamam .En iyisi mi sana bunu  Mahallenizde Kara Yusufun Memet var ya ona sor.En eski en usta avcı odur.Bütün avcılar avlağın beşini vurursa o tek başına beşini vurur.Yirmi kişi ava çıkarız hepimizin eli boştur,onun torbası doludur.Haa!.. Günah işini de bilemem. Bizleri Allah avcılıktan yakacaksa öte dünyada, Kara Yusuf’un Memed yandı demektir,o düşünsün.”
                     Hamit,durdu durdu bir avcılık anısı anlattı İbeyite.Usandırdı. Güneş gölgeyi kısaltmış tepelerine binmişti.
                     “Zamanımı  çaldın çocuk,nerden açtın bu  av yarenliğini haydi kalk “
                      Birlikte ayaklandılar. Ayrılmadan, “bak çocuk” diye dağın  boyun noktasını işaret etti.”Korkmazsan koçları oraya sür, samanlık gibi ot vardır, koçları bir hafta doyurursun”dedi.Eski model çiftesinin dipçiğini sopa gibi kavradı,”avcılık benim aşım ekmeğim,gün atlasam o gün uyuyamam.Yıl kaç gün, ben bu dağlardayım.Bu giden benden sorulur...Bak evlat,sen görürsün ölümüm de avcılıktan olacak benim.”Güldü ,”sana vasiyetim olsun çocuk, ölümü şu kayanın altına gömün emi.”Göz etti, gülümsedi, gülümsemesi gözünün ucundaki soğukluğu gizleyemedi. İbeyit’in ensesine hafif bir tokat attı,karşı yamaca tırmanan  patikaya saptı.
                         Kirazlı Yayla uzaktan gökyüzüne sokulmuş yeşil vadi gibi görünüyordu.
                          Çoban bol çiçekli bol otlu tepeler arasındaki otlağa öğleye doğru vardı.Yer,meşeliklerle çevrili kalaylı tasa benziyordu.Güneyi kapatan  gösterişli çamlar yaşlı pelitlerle sarmaş dolaştı,yol bel görünmüyordu.
                           İbeyit, ürperdi,her bir ağaç altından birileri çıkıverecekmiş  gibi geldi ona.Zihninden geçen olasılıklardan  korktu,canı sıkıldı,koçları toplayıp kaçmak geçti içinden.Koçların çiçekli otlara karşı  iştahlarını  görünce kıyamadı onlara…Bir çam kütüğüne belini verip oturdu.Güneş ışınları dallardan kopup, lapa lapa önüne dökülüyordu. Koçların ottan ota geçerken keyiflendiklerini ,dönüp dönüp biribirleriyle boynuzlaştıklarını seyretti. Doğa ,el değmemiş güzelliğini sütlü bir ana gibi emzirdi İbeyit’e. Öylesine rahatlattı  ki…

                      Omzundan sıyırdı torbasını, çıkını açtı.Bir dürge yufka vardı azığında.Birini  aldı,küle gömülmüş yumurtasını ekmeğine oluklayarak dürüm yaptı,avurdunu şişire şişire tüketti.
                       O gün, ağır bir yükü sırtlayarak döndü evine.
                       Üç gün aynı olayın kopyalanmış sürecini ve  esrarengiz sesin gizini yaşadı İbeyit.Dördüncü gün sesin esrarını çözecekti, kararlıydı. Erkenden uyandı .Beynini kazıyıp yiyen bilinmezin tedirginliği vardı üzerinde.Tez elden koçları kapıp Kalpak Kayanın altına yollanmak istiyordu.Yüzüne iki koçam su çarptı,çişini kısa keserek aşağıya  indi.Avluda güz gününün durgunluğu ve dağınıklığı vardı.
                         Kamış örtmenin kapısı açılır açılmaz hayvanlar su yalağına doğru akıştılar.Koçlarla birlikte örtmede sıkışan hava  cıvık mayıs kokusuna bulanarak yayıldı ortalığa.
                          Güneşin ilk ışıklarıyla yola düşen İbeyit klavuzluğu üstlendi.Musalladan Muram Deresine dönen patikadan Boldacı’ya doğru yol aldı. Soğuk esen gedavet sabah güneşiyle ılıyıp tatlı tatlı dokundu yüzüne.Duygu ve düşüncelerinde kaynayıp duran bilinmezlik yavaş yavaş duruldu,önü aydınlandı.
                         Yukarı Çeşme çayırına kondurulmuş besi damlarından havlayarak saldıran iki köpek çay kenarına dek gelip durdular.
                          Koçlar Boldacı suyunun akıntısında yeşermiş  otlarla ağız ağza sevişerek geviş almaya hazırlandılar. İbeyit,bir yükselti seçti,kuru yaprakları altına alıp oturdu.Azık torbasını boynundan aldı yastık yapıp yaslandı.Güneş, Ambayıt doruklarını tutmuş,Yeşil Göl’e doğru iniyordu.Boldacı kaynağından sızan suyun şırıltısı  duyuluyordu yalnızca.
                          Güney Pınar yönünden gelen römorklu bir  traktör dereyi gürültü ve toza  boğarak geçip gitti.Römorkta oturan kadınların allı güllü giysilerinden Ilgın  pazarına alış verişe gittikleri belli oluyordu.İbeyit,toz ve gürültüden etkilenmedi.O, Tekke Köprüsüne odaklanmış ha çıktı ha çıkacak diye arabayı bekliyordu.
                      Yanılmamıştı, araba mezarın ucundan burnunu gösterdi. Yağız at tırısa kalkmış hızla köprüye yaklaşıyordu, yavaşladı. O ses,evet o tanıdık ses olanca boyutuyla duyuluyordu bu kez de.Sesin bir ağıt olduğu açık seçik belli olmuştu . Arabacı ününü koyuvermiş acının zehrini  sesine ve sözcüklere akıtıyordu.İbeyit,soluğunu kesti,günlerdir içinde büyüyen  üzüntü kasırgaya dönmek üzereydi.Varlığı sarsıldı,acısı damar damar gönlüne aktı. Kendini tutamadı bir dürtüyle yerinden fırladı,arabaya doğru koştu. Bu sırada  at tökezlemiş teker köprü kenar çıkıntısına takılmıştı. Araba kendini kurtarmadan İbeyit yetişti . Arabacı taş kesilmiş,kendini saklamaya çalışıyordu .Göz göze geldiler.Aracısız bir akıntı gönüllerini birleştirdi,karşılıklı göz yaşlarına boğuldular.Arabacı ne diyeceğini bilemedi,İbeyiti arabaya çıkardı, bağrına bastı…”Sen ağlama be çocuk sen ağlama diye ağladı.”Birlikte acının ağusunu döktüler gözlerinden., yeryüzüne, gökyüzüne.Arabacı kendinde değildi.Sen ağlama be çocuk derken sesinde derin bir acının ve yalnızlığın çöküntüsü seziliyordu.Çocuğu gönlünün hak ortasına oturttu.Yol ortasında kalakaldılar.
                  Terbiyeyi toparlayıp yoldan ayrılmaları zor oldu.Engelden kurtulan araba bir sarsıntı ile on metre ilerde durdu.Birlikte indiler.
Arabacı atı falakadan kurtardı.”Haydi” dedi İbeyit’i kendine doğru çekti, yürüdüler.Çay boyu dikenli ve kayalıktı ,yamaca tırmanan  patikaya düştüler. Orta boy bir meşe çalısı çadır gibi gerilmiş yazdan kalan yeşertisini  saklıyordu sanki onlara.Yeşertiyi göstererek “oturalım mı “dedi gözlerine bakarak İbeyit’in. “Heee” diye başını salladı İbeyit.Oturdular.
                   Arabacı çocuktan müthiş etkilenmişti,.Tırnak kadar çocuk tarafından anlaşılmasına hem şaşıyor hem de utanıyordu.Durumunu içine sığdıramıyordu. İbeyit’in iki elini avucunun içine aldı,bal rengi gözlerinden öptü.Bir daha bir daha öptü.İbeyit de arabacının sevincine  benzer duyguları  yaşıyordu. Kırışıklar içindeki solgun gözlerinin yuvasından fırlayarak pırıl pırıl oluşunu görünce, günlerdir yaşadığı  duygu sarmalından kurtulmanın ve arınmanın  sevincini yaşıyordu o da..Şimdi çığlığa dönüşen acının sırrı  çözülecek diye de arabacının yüzüne bakıyor, yüreğinin derinliklerinde kopan duygu selinin beynine aktığını hissediyordu.
                       “Sen Kös Halil’in torunu  değil misin ?”dedi,arabacı. Sesinde yeniden hayat bulan bir canlanışın ışıltısı vardı.“Heee ! “dedi İbeyit. Yüzüne tekrar tekrar baktı, bakışıyla sorgulandığının ayırtına vardı arabacı.”Anladım len anladım” dedi.Yan döndü belini güneşe verdi, asker oturumuna geldi.Karşı tepeye ulaşan taşlı yolu gösterdi.”Bak çocuk,ben üç yaşında iken ,babam ,şu gördüğün Barakmuslu yolunda kara tatarcaya tutulmuş ,atın üstünde köye  getirmişler,bir gün sonra da ölmüş .Gardaşım Gök Memed yedi, Çikin Çavuş gardaşım da anamın  karnındaymış babamın ölümünde. Üç sene sonra  anamız da  öldü.İl dar hatırlarım anamın ölümünü..Anasız babasız üç çocuk dökülüp kaldık.Ondan keri nasıl yaşadığımızı sen hisabit.Bazen konu komşu baktı bize.Bazen hısım akraba….Üç kardaş elene belene büyüdük.Bizi bağrına basan seven pek olmadı, emme, yatağımızda döven , kümbür küs oynayan oldu.Anamızdan babamızdan ne kalmışsa sandıkta sepette hepsini aşırdılar evlerine.
”İbeyit, eline aldığı keskin bir çakılı dere yatağına doğru fırlattı.İlgisizlik zannedip alındı arabacı,”Kısa kesecem ülen ,kısa kesecem dinle…” diye uyardı İbeyiti.”Biz üç gardaş bi yatakta bir odada etle tırnak gibi böyüdük, evlenip barklandık, çoluk çocuk sahibi olduk. Emme,birbirimizden hiç ayrılmadık.Bizi çocuklarımız karılarımız bile ayıramadı.Tarlalarımızı evimizi bölüşmedik.Ömrümüz  şu koca çam ağacı gibi dal budak salarak geçti. Şimdi bu çamın şu iki dalı kurudu, Gök Memed ‘le Çikin Çavuş.İkisi de iki yıl arayla öldüler. Ben kimsesiz yapa yalnız kaldım .Yalvardım Allah’ıma beni de al diye.Ölmesini bilemedim. Böyle ağıtlar düzüp ağlıyorum.Şurası Şavaltı,  şurası Gidiriç,anamızın atamızın toprakları.Onlarsız  gidemiyom ,yüreğim dayanmıyor onlarsızlığa  dayanamıyorum çocuk.”
İbeyit onu kıpırdamadan dinledi.Bir sessizlik oldu.Bu sessizlikte,arabacı geçimşine daldı.İbeyit , gözleri ile koçları aradı.Bir yandan da karısı ve  çocuğu varken kardeş sevgisiyle yanıp tutuşan ihtiyarın kanayan yüreğini anlamaya çalışıyordu. “Çocukların torunlar var” diyecek oldu,sözünü tamamlatmadı arabacı.Elini havaya kaldırdı. “Gardaşlarımdan başka her şey benim için çöğür dikeni…Hepsi boş…”Karısı ve çocuklarına haksızlık ettiğini anlar gibi oldu,açıklamaya yüreği el vermedi.
                      Birlikte Boldacı kaynağının başına geldiler.Etrafta iri gövdelerinden  sakız kusan çamlar ile topraktan kovulan  kütükleşmiş meşe köklerinin  yaşlılık aşağıya sarktı, sonra yükselerek kayboldu. Arabacı, “Bak İbeyit şu oyukları var ya onlara iyi bak” diye elindeki çam dalını birinin içine soktu..“Bunlar Didiği erenlerinden  üç evliyanın baş yerleridir. Duymadıysan duy, diyeceklerimi  iyi belle.Rivayete göre bir zamanlar bu topraklarda böyük çook böyyyük bir kıtlık ve kuraklık yaşanmış.Bir damla rahmet düşmemiş,kaynaklar kurumuş ,çeşmeler akmamış.Orta yer cayır cayır yanmış.Ahali ne yapsın ? Haçet namazına çıkmış, taş toplayıp okumuş, hiç fayda etmemiş . Bir gün bir köylü  Didiği Sultanı rüyasında görmüş.Ak sakallı Didiği bana gelin bana demiş.Köycek toplanıp türbeye gitmişler. Kapısındaki kız-oğlan taşına yüz sürüp dua etmişler.Ertesi gün bakmışlar ki bu derede gürül gürül su akıyor.Meğer köylülerin duası  kabul edilmiş,Didiği üç müridine emir vermiş , ‘Boldacı kayaların en altındaki taşı çekin çıkarın.’Kuş olup uçmuşlar evliyalar bu dereye. Yaaa  destur deyip alttaki kayayı çekip almışlar.Üstteki taşı da kaldırmışlar ki sular çağlayıp akmış.Kayayı kaldırırken başları sokulup kalmış kayaya, evliyaların.İşte yerleri.” İbeyit baka kaldı arabacının ağzına. “Yüzüme bön bön bakma.Bir hikmeti kerameti vardır buraların.Didiği Sultan ziyaretçilerinin azaldığına bakma sen.Onun ululuğundan bu diyarın taşı toprağı kutsanmıştır.Bak etrafına,bu korudan başka hiçbir yerde böyle  heybetli böyle iri ağaçlar var mı ? yoktur, yok.Nedeeen ?...Çünküm kim ki korudan ağaç keser odun alırsa ya öküzü ölür ya da evi yanar. Anladın mı guzum bunu unutma”dedi.
                  On iki yaşında bir çocukla sekseninde bir ihtiyar bir saate yakın birlikte oldular.Ne birliktelik…Yalnızlık.acı, ve merak kavramlarının anlam kesişmesinde trajik bir buluşma gerçekleştirdiler.Arabacının can çekişen manevi dünyasına bir ışık düştü.Doğaya ,insanlara gülümseyerek bakmaya başladı.Dili açıldı, gönlü açıldı. “Seni çok sevdim be çocuk yalnızlığı ve acımı unutturdun bana.Çoktan toprağa gömülmüştüm ben. Yalnızlık var ya  ne bileyim, ölümden de beter.Tutamaksız, gücsüz, guvvetsiz galıp tükenmiştim. Yaa !.. Kuru kazık gibi dikelip kalmıştım ortalıkta.Ağlamaya yetiyordu gücüm.Onun için yollara düşer,ağıt döker ağlarım aylardır...Gardaşlarıma alın beni alın beni de diye yalvarırım.İzmir’e gittim ,Konya ‘a gittim uşakların yanına. Bir ay bile eyleşemedim, kendimi zor attım  köyüme.Ölmek zormuş be çocuk ölmek zormuş.Böyün sen bana yeniden can verdin , güc guvvet verdin.Ağladın  ağladığıma,göz yaşı döktün siğim siğim .Gözüyün yağını yiyim senin. Yaşanacak bir dünya olduğunun fehmine vardırdın beni”
                   “Arabacının derin yüz çizgileri açıldı,çukurunda solgun yatan gözlerinin mavisi renklendi.
                      O ,arabayı koşumlarken İbeyit yanında dikeliyordu.Kırbaç havaya kalktı,yağız at kasılarak asıldı arabayı.Tekerlekler dönerken on iki yaşında bir çoban, mutluluğu çıkınına doldurmuş el sallıyordu. 

 

                                      YAMAÇ  ( roman)
                             Yamaç 2013 yılında KİBATEK yayını olarak yayınlanmış 332 sayfalık bir romandır. Kitap, özetle, öğretmenin ve köyün  romanıdır.
                           Köyde doğmuş, köyde büyümüş köy enstitüsü geleneğine bağlı Yamaç öğretmenin serüveni anlatılır Yamaç’ta.

YAMAÇ ÜZERİNE DÜŞÜNCELER

         1950 sonrasında Köy Enstitülü yazarlar; şiir, öykü ve romanları ile Anadolu’da toplumsal gerçekçi anlatımın en önemli temsilcileri oldular.
         Dündar Aydoğdu da aynı kuşağın geleneksel bilinçli sürdürümcüleri arasında yer aldı.
         İvriz Köy Enstitüsü çıkışlı olmamız nedeni ile Mahmut Makal gibi onu da gençlik yıllarından tanıyorum. Başlangıçta sıradan bir öğretmen iken Kamu Yönetimi eğitimi alarak kendisini geliştirmiş, eğitim yöneticisi ve yürekli bir örgütçü olmuştur. Yetmemiş Hukuk eğitimini geçekleştirerek yıllarca avukatlık yapmıştır.
         1965’ten sonra yazın mutfağına girmiş, 5 yıl süreyle Şölen adlı sanat-edebiyat dergisini çıkarmış, şiirler, öyküler yazmıştır.
         Son yıllarda günlerimizi İzmir’de onunla birlikte geçiyoruz.
         Dündar Aydoğdu’yu kökenini yadırgamayan bir öğretmen köylü yazar olarak tanıdım. Öteden beri aynı çizgide ilerliyor, yürekli, otantik, katkısız köy kültürünü yaşıyor, taşıyor, dik duruşunu koruyor. Yerel ağzı ustaca kullanıyor.
         Daha önce dergilerde yayımladığı öykülerinden bir bölümünü Babamın Islığı adı ile kitaplaştırmış, bu yapıtıyla ödül alarak dikkatleri üzerinde toplamıştır.
         Şimdi de bizi Yamaç adlı romanı ile buluşturmuştur.
         Yamaç’ı okurken yabanda, yazıda acımasızca harcanan köylü insanının gücünü, alınterini, elemeğini anımsadım. Köyde geçirdiğim çocukluk, gençlik ve öğretmenlik yıllarımı dramatik bir film şeridi gibi zihnimde canlandırarak, yaşadım.
         Yamaç, öteden beri sürüp gelen feodal yapı içerisinde; kapitalist, çarpık üretim ilişkilerinin körü körüne inanca dayalı, yayılmacı bir politika izlenerek, mahalle baskısı ile köle yetiştirme zihniyetinin gittiğini olanca çıplaklığı ile artarak sürüp gittiğini sergiliyor.
         İçeride kentlere, dışarıda yabanellerine yapılan göçler, Anadolu topraklarını; tarımı, hayvancılığı ve her türlü üretimi yalnızlığa ve tüketiciliğe itmiştir.
         1950’lilerde %80’i bulan köylü nüfusumuz bugün %30’lara düşmüştür.
         Yazar Dündar Aydoğdu, Yamaç’la geçmişte kalan o dramatik köylü yaşantısının bugün artarak köyleşen kent varoşlarına taşındığını, yazarlık potasında ustalıkla eriterek derinlemesine inceleyip ayrıştırmakta ve sorgulamaktadır.
         Yamaç, güneşimizin, toprağımızın ve insanımızın romanıdır.
         Yazarımızın bu kitapla açık, tatlı özgün dili ve ilginç tasarımı ile okurların beğenisini toplayacağına inanıyorum.
         Günden güne kader denen dramatik bir erozyona dönüşen yokluk, yoksulluk globalleşme kandırmacası ile arı, duru kültürümüzün yozlaşma batağına doğru sürüklendiğini içimiz yanarak görüyoruz. Gerçeği yeniden tazelemek için mutlaka Yamaç’ı okumak gerekir.
         Daha nice böylesi kitaplara imza atması dileği ile Dündar Aydoğdu’yu kutluyorum.

Mevlüt KAPLAN       ( BERFİNBAHAR  DERGİSİ  , 2014  ocak Sayısı )                

OKUNACAK KİTAP “ YAMAÇ”

Celal AKIN            (Köy Enstitülü Ozan)              

Yamaç, bir roman. Adını romanın kahramanı öğretmen Yamaç’tan almış. Yazar Dündar Aydoğdu, öğretmenin ve köyün romanını yazmış.
               Bazı kişiler vardır bir alanda yaptığı başarılarla yetinmez, yeni alanlara el atar, oralarda da başarılı olmaya çalışır. İşte Yamaç’ ın yazarı Dündar Aydoğdu da bunlardan biridir. İvriz Köy Enstitü yıllarından beri tanıdığım Aydoğdu, başarılı bir öğretmen, nitelikli bir köy enstitüsü savunucusu,  yaman bir örgütçüdür. Öğretmen örgütlerden TÖS ve TÖB-DER’ in Orta   Anadolu örgütlenmelerinde rol almış, yönetimlerinde bulunmuştur. Öğretmenliğinin sonuna doğru hukuk eğitimi de almış avukat olarak hak arama savaşımlarına katılmıştır.
              Aydoğdu‘nun öz geçmişine değinmem onun son yapıtı olan YAMAÇ’ ın elimde olmasıyla ilgilidir. Öykü kitabı “Babamın Islığı’nı”  iki yıl öce okuduğumda sonunu getirebilecek mi diye düşünmüştüm. Yamaç’ı görünce heyecandan terledim. Bir solukta okudum.
             Anadolu köylüsü yıllarca unutulmuş ve bir kapalı kutu gibi keşfedilmemişti. Son yarım yüzyılda Köy Enstitülü köy çocukları, köye eğilerek edebiyatın değişik türlerinde çok başarılı ürünler verdiler. Kültür dünyamızın zenginliği olan “köy edebiyatı çığırını” açtılar. Fakir Baykurt, Talip Apaydın, Mahmut Makal bu çığırın bayrağını taşıdılar. Ürettikleri tüm kitaplarını eksiksiz okudum. Bütün kalbimle söylüyorum ki, Aydoğdu, YAMAÇ’ daki başarısından ötürü onların yanında yerini aldı.  Dili ve anlatımı beni öylesine sardı ki romanı bitirmeden elimden bırakamadım. Kahramanı YAMAÇ’la öylesine özdeşleştim ki düşüncelerine tüm eylemlerine canı gönülden katıldım. ”Babamın Islığı’nda” aldığım hazzı ve tadı bir daha duyumsadım, öz  varlığımı derinlemesine yaşadım. Üçyüz elli sayfalık roman bittiğinde derin bir oh çektim. Köyün sanata ne ölçüde yakıştığını, ne ölçüde zenginleştirdiğini  gördüm, köylü olmanın kıvancını duydum. ”Yaşa be Aydoğdu, eline kalemine sağlık ne güzel yazmışsın, medyanın şişirdiği kıytırık romancılara taş çıkartacak cinsten bir yapıt olmuş Yamaç” dedim.
            Romana konu olay, bir orman köyü olan Konaklı ve Konya’da geçiyor. Yamaç öğretmen romanın kahramanı. Bir düğün okuntusu nedeniyle Yamaç ve Köy Enstitülü emekli ilk öğretim müfettişi Oray’la birlikte Konaklı’ya gelirler. Ana baba ziyaretinden sonra  düğün odasına giderler. Köylülerle köy sorunlarını, Köyde etkinlik gösteren Tarımsal Üretim ve Pazarlama Kooperatifinin çalışmalarını tartışırlar. Arayış içinde olan kooperatif yöneticilerine yol gösterirler. Yamaç, doğrudan kooperatif etkinliklerinde rol alır. Kooperatife önderlik yapar,üreticilerin hakları konusunda  yönetimi aydınlatır.
                Tüm yöre halkının katılımı ile düzenlenen köylü yürüyüşüne dağ köyleri ile birlikte şeker işçileri de katılır.
                 Köylü yürüyüşü eserin bir yüzüdür. İkinci yüzünde ise 1980 yıllarının toplumsal olayları Konya özelinde anlatılmaktadır. Sağ sol çatışmaları ele alınmakta ama yeterince derinleştirilmemektedir. Gönül isterdi ki bu bölüm daha ayrıntılı daha geniş yer alsın, olaylar derinlikli olarak irdelensin.  
                Roman, kurgu, anlatım ve dil açısından son derece başarılı. Açılan her sayfasında buram buram köy kokuyor. Bana göre bu koku romanı daha bir sürükleyici yapıyor. Hele hele köylülerin dilinden okuduğum tartışmalar, ilençler, sövgüler ve yergiler anlatımın tuzu biberi oluyor tatlandırıldıkça talandırılıyor. Yer ve kişi adları bile bu tadın bir unsuru oluveriyor. Örneğin, Yirce, Köy Önü, Kızılyir Delikkaya, Kostak, Kebiz, Allı,Yalankıran...
              Bu arada, arı duru türkçenin içine sızdırdığı “hoca”, “istikamer”, “mesele” gibi sözcükleri yadırgadığımı da belirtmeliyim.
            Son sözüm şudur: Yamaç romanı, köy romanı çığırının son yıllarda yayınlanan etkili bir ürünüdür.Toplumsal dokumuzu tanımak, tanıdıkça düşünmek isteyenlerin okuyacakları bir roman.

 

 

TOROSLARDAN DOĞAN GÜNEŞ
İVRİZ KÖY ENSTİTÜSÜ  (Yeni Kuşak Köy Enstitüler Yayınları)

460 Sayfalık inceleme araştırma belgesel kitabıdır. Yayına hazırlayan İvrizliler, Dündar Aydoğdu ve Mevlüt Kaplan’dır.
 


Copyright 2015 Dündar Aydogdu